Şeyma Sonkur Yazdı “Günümüzde Tükenmişlik Sendromuyla Gelişen İntihar Vakaları”
Uzun süredir Türkiye’ de artan intihar vakaları dikkatimi çektiğinden dolayı bu konuyu araştırarak vardığım sonuçları köşe yazısı olarak ele almak istedim. Hadi gelin neymiş ne değilmiş alt satırlarda göz gezdirmiş olalım.
İntihar vakaları; umutsuzluk, karamsarlık, değersizlik ve yetersizlik gibi negatif duygulara sahip bireylerin, acı veren duygu ve düşüncelerinden bir kurtuluş yolu olarak gördüğü bir seçenek haline gelmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 yılına ilişkin intihar verilerini henüz açıklamadığından ülkedeki intihar oranlarının artıp artmadığına ilişkin net bir bilgi bulunmuyor.
Ancak intihar vakalarının daha görünür olduğu medya basınında bu tip haberlere daha sık rastladığımız da bir gerçek.
TÜİK’in açıkladığı son verilere göre 2018’de 3 bin 161 kişi yaşamını yitirdi.
Bu da her gün ortalama 9 kişinin yaşamına son verdiği anlamına gelmektedir.
Türkiye’deki intihar oranları, Avrupa ve dünya ortalamasının altında kalsa da son dönem haberlerdeki artış dikkat çekmeye devam etmektedir.
İntihar eden kişiler fakirlikten değil, mevcut ekonomik imkânlarını kaybettiklerinde ya da aşırı kazanım elde ettiklerinde intihara yönelmektedir. Fakir diye sınıflandırılan kesim yaşadığı hayat standartlarını bir ölçüde kabul edip, hayatını bu şekilde sürdürebiliyor. İntihar vakalarını, mevcut durumda aşırı büyük pozitif veya negatif değişim yaşayan gruplarda görmekteyiz. Alışık olmadığı toplumsal yaşam standartlarına uyum sağlayamayan bireyler, zorlanarak intihar etme riskleri artmaktadır.
Ekonomisi güçlü ülkeler arasında yer alan Japonya’da intihar vakaları çok yüksektir. Yani; ekonomiyle sürekli bağdaştırılan intihar vakalarının ekonomiyle alakalı olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Zenginler arasında intihar daha yaygındır. İnsan bulunduğu toplumsal ortamın bir parçası olarak görmeyince, ya da toplumdan dışlanınca da intihara meyletmektedir.
Kendilerini yetersiz, eksik, çaresiz, değersiz, umutsuz veya karamsar hisseden bireylerin uykularının, yaşam biçiminin, beslenme alışkanlıklarının ve sosyal çevreleriyle ilişkileri bozulmaktadır. Önlem olarak, risk altındaki kişilerin psikiyatr ya da psikologdan yardım almaları şarttır.
Toplumdaki akrabalık, komşuluk gibi sosyal bağlar ile sosyal güvenlik sistemini güçlendirmenin, tüketim faaliyetlerinden ziyade hayata anlam katan etkinliklere yönelmenin intihar oranlarını azaltabilmektedir.
Buradaki başlıca sorunun temeli; genel aile kavramlarının yani bağlı olduğumuz aile değerlerin eksilmesiyle ic dünyada yaşanan boşluklar yani var olan amacın yitirildiği hissiyatı intihar vakalarının artışına sebep olmaktadır. Bu yüzden yaşanılan bu duygusal tukenmisliğin asıl sebebi maddiyatla değilde aidiyet duygusuyla bağdaştırmamız yerinde olur.
Bir konuya bir amaca bağlanan inancın bu duygulardan arındırarak boşluk hissiyatından kurtardığını da bilmemiz gereklidir. Bu yüzden hayata karşı umudumuzu yitirmeden ümitlerin her daim var olabileceğini görüp bu eğilimlere imkan vermemeliyiz.
Umutlarımız her daim diri olduğu yarınlarda buluşmak dileğiyle.
Sağlıcakla kalın…
